Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar.
Karınca da,
“Bir buÄŸday tanesi yerim” diye cevap verir.
Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
Karınca da,
“Daha önce benim yiyeceÄŸimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O’na güvenerek bir buÄŸday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu iÅŸi sen üzerine alınca doÄŸrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceÄŸimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceÄŸimin yarısını yiyerek, diÄŸer yarısını da ertesi yıla bıraktım” diye cevap verdi.
Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmaktan korusun, amin…
DerviÅŸin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. ‘Nasıl yaÅŸar bu hayvan, ne yer ne içer?’ diyerek, Allah’ın lütfuna hayran oldu.
Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu.
Tilkinin yiyeceÄŸinin ayağına geldiÄŸini gören DerviÅŸ, kendi kendine: ‘Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?’ diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceÄŸini düşündü.
Düşündüğü gibi de yaptı: ‘Rızkım Allah’ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor.’ diyerek beklemeye baÅŸladı. Devamını oku »
Selimiye Camii müezzini Nadi Ersoy anlatıyor: Bir gün Ahmet Kızılkök isimli arkadaşımız evlilik hazırlıklarına baÅŸladı. Ahmet arkadaşımıza bir hediye almamız gerekiyordu. Hocaefendi ile çarşıda buluÅŸtuk.Â
Â
Uygun bir hediye alıp Ahmet’in evine götüreceÄŸiz. Ne alalım, ne götürelim diye vitrinleri dolaşıyoruz. Tablo, çaydanlık takımı, vazo veya bardak takımı gibi ÅŸeyler gözümüze çarpıyor. Fakat bunlar sanıyorum Hocaefendi’ye az geliyordu. Hediye deyip geçmek istemiyordu. Bazen ÅŸunun fiyatını sor bakalım derdi. O zamanlar fırınlı aygaz ocakları yok. Dörtlü sade ocaklar var. Onlardan soruyoruz. Ben sordum. 8 veya 9 lira dedi. Fiyatını öğrendik. Fakat alalım da diyemiyor. Bu sefer yine “hadi ıhlamur içmeye gidelim” demez mi… İyi tamam, hadi gidelim. Eve gidiyorduk. Bir iki sefer böyle vitrinlere bakmamız oldu. Fakat benim aklım çok sonra çalıştı, daha doÄŸrusu jeton çok geç düştü. Hocaefendi o ocağı almak istiyordu; fakat herhalde parası yeterli deÄŸildi. Kendi kendime tamam biz bunu alalım, dedim. Devamını oku »
İzmir eÅŸrafından Muharrem Kalyoncu aÄŸabey anlatıyor: Hocaefendi 1966 yılının 7. ayında Kestanepazarı’na geldi. Kendisi her yönüyle o güne kadar tanıdığımız vaiz ve hatiplerden çok farklıydı. Hem dış görünüş hem de konuÅŸma tarzı itibarıyla. Mesela, Kestanepazarı’nda vaaza çıkacağı zamandı. Herkes heyecanla onun kürsüye çıkmasını bekliyordu.Â
Â
Biz her zamanki gibi duvarda asılı olan merhum YaÅŸar Hoca’nın cübbesini alacak ve öyle kürsüye çıkacak zannediyoruz. Fakat Hocaefendi bahçedeki küçük kulübesinden kendi cübbesiyle beyazlar içinde çıktı. Cemaat onu görünce çok heyecanlandı. Herkes ayaÄŸa kalktı. Bizler heyecandan hazırladığımız teypleri bile çalıştıramadık. O günden sonra her cuma sabahının erken saatlerinden itibaren onu dinlemek için camiye gelir olduk. Devamını oku »
Zenginlik ve hoÅŸsohbet olma gibi hususlar, zahiren insanın diÄŸer insanlar üzerinde faikiyetini iÅŸaretlediÄŸi bir gerçektir. Halk böyle bir kiÅŸi hakkında hüsn-ü zan edebilir, o da bu hüsn-ü zanna itimat edip bel baÄŸlayarak gurura düşebilir.Â
KeÅŸke düşmese!.. Gurur, Arapça’da aldanma manasına gelir; insanın kendine ait olmayan bir ÅŸeyi kendi malıymış zannederek aldanması da bu cümledendir. Bu nokta-i nazardan dünyaya da, “İnsanların aldandığı dünya” manasına “Darü’l-ÄŸurûr” (Bkz.: Âl-i İmran, 3/185) denmiÅŸtir.
Hâlbuki bu dünya, sırtına yüklendiÄŸi insanları, esas yurtları olan âleme götürmek üzere bir vazifelidir. Ne var ki, bazı kimseler yolda giderken, süsünden, cazibesinden dolayı bu bineÄŸe âşık olmuÅŸ ve öteleri unutmuÅŸlardır. Hâlbuki ona, konumu kadar önem ve ehemmiyet verilmesi gerekirdi. Ne acıdır ki, bazıları ona baÄŸlandı ve asıl matlubu unuttular; unuttu ve aldanmış oldular. Evet, dünya bazı yönleri itibariyle insanı aldatabiliyor. Devamını oku »
Hacı Bayram-ı Velî’nin doÄŸduÄŸu Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç askere çaÄŸrılmıştı. Yetim olan bu temiz genç, babasından kalma birkaç altınını, annesinden kalan hâtıra bilezik ve küpleri emânet edecek bir kimse bulamadı. Hepsini küçük bir çekmeceye koyup, Hacı Bayram-ı Velî’nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyâret edip;
“Yâ hazret-i Hacı Bayram-ı Velî! Beni vatanî vazifemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve babamdan kalma ÅŸu hâtıraları emânet edecek bir kimse bulamadım. Bu küçük çekmeceyi zâtı âlinize emânet bırakıyorum. EÄŸer askerden dönersem, gelir alırım. Şâyet dönemezsem, istediÄŸiniz bir kimseye verebilirsiniz!” diye münâcaat etti.
Sonra çekmeceyi sandukanın kenarına koyarak ayrıldı. Devamını oku »